navigation

Türk Edebiyatı Üzerine 4 January 2008

Posté par Oyhan Hasan Bıldırki dans : Dolunay Yazıları,Yeni Edebiyat , ajouter un commentaire

Yahya Kemal    

     Günümüz Türk Edebiyatı üzerinde durmak, düşünmek zorundayız. Bilindiği gibi her edebiyat, o edebiyatı ortaya koyanların millî kültürlerinin aynasıdır. Her edebiyat kendi millî kültür çevresinin izlerini taşır ve bu bakımdan büyük ilgi uyandırır, giderek evrenselleşebilir. Oysa günümüz Türk edebiyatı, gittikçe kozmopolitleşerek, millî kültür kaynaklarımızdan uzaklaşmaktadır. Zaman zaman dergilerde, yıllıklarda ve kitaplarda gördüğümüz çeşitli edebiyat ürünleri, bu ürünleri ortaya koyanlarla milletin duygu ve düşünceleri arasındaki yabancılaşmayı, kültür ayrıcalığını gözler önüne sermektedir.
     Divan edebiyatçılarının, Tanzimatçıların, Servet-i Fûnuncuların, Garipçilerin, İkinci Yenicilerin, Soyutçuların halktan uzaklaştığını söylemek ve bunları günaşırı tekrarlamak, havanda su dövmekten farklı bir şey değildir. Kaldı ki, yukarıda sözünü ettiğimiz her devrin şair ve yazarları, bir önceki devreyi aynı şekilde; “halktan uzaklaşmak” veya “dil” yönünden eleştirmişler fakat aynı yanılgıya -ara nesiller de dahil olmak üzere- düşmüşlerdir. Söz gelimi: Servet-i Fûnuncular, Tanzimatçıları dil yönünden eleştirmişler, gerçekte ise onlardan daha ağır bir dil kullanmışlar ve kendi “Babil kuleleri”ne çekilmişlerdir. Yine Tanzimatçıların çıkış noktalarından bir diğeri de; Divan edebiyatının halkın meselelerinden uzak durması idi. Onlara göre, edebiyat halkın malı olmalıydı. Bu düşünceyi kısmen de olsa Tanzimatçıların ilk neslinden olan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa verdikleri eserlerinde ortaya koydular. Fakat Tanzimatçıların ikinci neslinden olan Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem Beyler, siyasi ve sosyal sebepler yüzünden toplum meselelerine kapalı olarak değindiler. Recaizade Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı romanında hicvettiği alafrangalık hastalığı, aydınlar  arasında sür’atle yayıldı. Türk toplumunda gelenek ve göreneklerimizin tersine hareket eden, türedi züppeler ortaya çıktı.
     Gerçi romanlarında edebiyatımızda ilk defa olarak realizm ve natüralizm yöntemlerini uygulayan Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım Beyler Türk toplumunun, bizim insanımızın dertlerine eğilmişlerse de, eserlerinin yankıları büyük olmamıştı. Okuyucu daha çok, bünyesinde alafrangalık izleri taşıyan eserlerden hoşlanıyor, “Araba Sevdası”ndaki Bihruz Bey tipini andıran kozmopolit aydınlar sokakları dolduruyordu. Böylece şimdilerde acısını çektiğimiz kültür yabancılaşmasının ilk tohumları atılmış oluyordu. II. Abdülhamit devrinde Recaizade Ekrem Bey’in teşvikleriyle kurulan Servet-i Fûnun mektebi de, devrin siyasi ve sosyal baskıları ile toplum meselelerine kapalı olarak değinip geçmiş, toplumu bir türlü düzeltemeyen Fikret, “Âşiyan”ına çekilmek zorunda kalmıştı. Servet-i Fûnuncular üzerinde devrin siyasi baskılarının olduğu inkâr edilmese bile, onlar da görüş açılarını İstanbul dışına çıkaramamışlar, Nabizade Nazım Bey’in “Karabibik” eseriyle ortaya koymuş olduğu geleneği yaygınlaştıramamışlardır. Söz gelimi, Halit Ziya Uşakligil’in veya Mehmet Rauf’un eserlerinde bohem hayatından, alafrangalılık özleminden başka ne vardır? lire la suite…

12

Lusopholie |
Critica |
Pollution nocturne |
Unblog.fr | Créer un blog | Annuaire | Signaler un abus | "Le Dernier Carré"
| Les terres arides de l'isol...
| L'anatra littéraire