navigation

Çağdaş Uygarlık 25 May 2012

Posté par Oyhan Hasan Bıldırki dans : Denemeler , trackback
Çağdaş Uygarlık

Sonbaharda, Yolda

Birbirinizle “en uygar olmak”ta yarışınız.

       Uygarlık değil, “çağdaş uygarlık”.
      Her ne durumda olursak olalım, ulaşacağımız “baş hedef”imiz bu olmalı. Sonuca varmak için düşeceğimiz en kestirme yol, “çalışkan olmak”tan geçer. Çalışan, bir şeyler üreten insan, başarıyla kucaklaşan uygar insandır. Böyle ensanların sayısı çoğaldıkça, üzerinde yaşadığımız yeryüzü daha da güzelleşecektir. Aralarında bulunmaktan gurur duyduğumuz bütün insanlar daha mutlu olacaktır.
      “Uygarlık ne?” sorusuna karşılık ararken, sözlüklerdeki tanımlarına kapılıp kalmayalım. Nedense bazı tanımlar, açıklamak istediğimiz düşünceleri tam olarak karşılayamıyor. Bu arada tanımlara kapılıp kalmak da, çok kere insanı, doğru sonuçlara götüremiyor. Çünkü değişik coğrafyalarda yaşayanların uygarlık anlayışları da başkalıklar gösteriyor. Beride ayağa kalkmak bir saygı ifadesiyken, ötede ayaklanma anlamına geliyor.
      O halde nedir uygarlık?
      Uygarlık, temelinde anlama ve kavrama yeteneği bulunan bir yaşama biçimidir. “Ya çağdaş uygarlık?” denirse, “adam olmak”tır derim. Başka bir tanıma gerek var mı?
      Sonsuz güzelliklerin kucakladığı, gazilerimizin anılarının çınladığı, şehitlerimizin kutsal kanlarıyla sulanan, tarihin altın taçlarla süslediği “göz alıcı bir ülke” de yaşıyoruz. Üzerinde yaşadığımız bu toprağın hakkını vermeli, bizden sonra gelecek olanlara da “en seçkin bir çiçek” olarak bırakmalıyız. Sadece bu sonuca ulaşmak için de, uygar olmak zorunda bulunduğumuzu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. 
      Uygarlığı benimsemekle kalmamış, onu yaşama biçimi olarak seçmiş olan milletlerin; önceki ve sonraki hayatları, her topluluk için çekici birer örnektir. Örnek olmalar, hatta örnek almalar bile, milletleri heyecanlı bir yarışa iter. Bu yarışın sonunda birtakım milletler, yaşamak için değil, daha iyi yaşamak için yola düştüklerinin farkına varırlar. Daha iyi yaşamak ve gelecek kuşaklara da bu özelliklerini aktarabilmek için, var güçleriyle, gece demez, gündüz demez, bıkıp usanmadan çalışırlar. Ancak bilinçli olarak yapılan bir çalışma, “çağdaş uygarlık sofrası”nı önümüze getirir. Bu sofrada; çekilen çilelerin, dökülen alın terlerinin paylaşılmasından doğan büyük bir mutluluk karışımıza çıkar. Adına yaşamak da denilen, kırk odası kilitli sarayın bütün kapıları, ilkinden sonuncusuna kadar tek tek açılır. Bu açılışlar, uygarlığın sınır taşlarını belirler.

      Demek ki şimdi, hepimize büyük bir iş düşüyor. Eğer biz de, içinde yaşadığımız dünyanın örnek alınanları arasında bulunmak istiyorsak; bilimde, teknolojide, sanayide, ticarette, politika ve sporda en önde olmak zorundayız. Bunu, akıl defterimizin bir köşesine yazmalı ve asla unutmamalıyız. Çünkü sen güçlü olursan, bütün dünyayı kucaklarsın. Aykırı durumlarda da bütün dünya, tepene çıkar. Bu durumun en keskin iki örneği; ABD ve Irak’tır. Amerika Birleşik Devletleri, uygarlık denilen hemen bütün alanlarda “imrenilerek ulaşılması gereken” dünya lideri bir ülkedir. Sağlam temeller üzerine kurulan bu devlet, hem tek başına, hem de yanına aldığı diğer devletlerle birlikte günümüz dünyasına damgasını vurmuştur. Teknolojinin seçkin devi güçlendikçe, yeni dünya düzeninde tartışmasız bir ağırlığın sahibidir. Uygar olmanın nimetlerini teke tek kullanarak, kendisini örnek alan diğer devletlerle ya da uluslararası kuruluşlarla birlik olup, “el ele vererek”, Saddam’ın Irak’ını bile sıraya sokmuştur.
      Uygarlığın ışıklı göstergelerinden en başta geleni, “millî egemenlik haklarına saygı”dan geçer. Her uygar toplumun elbette kendi kimliği, yaşama biçimi, sözün özü millî kültürü de olmalıdır. Bu kültürün harcında; demokratik değerlere, dinî inançlara, insan hak ve hürriyetlerine, ortak çıkarlara, her alanda yardımlaşmaya, bütün artı ürünlerde bölüşebilmeye istekli olmaya, dünyanın neresinde olursa olsun, derisinin ve millî kimliğinin rengine bakılmaksızın insanlara hizmet etmeye, adam gibi yaşamaya ve yaşatmaya “tam bir bağlılık” bulunmalıdır. Yoksa uygarlık denilen yolun sonu, “vahşet”e çıkar, değil mi?
      Günümüz dünyasının bazı noktalarında, kavga ve dehşetin sıcak karnında, söz konusu vahşetin izleri var. Teknolojik gelişmelerin ahlâksızları, modern silahların tetiklerinin çekileceği, yedisinden yetmişine sayısız canların yok edileceği “ölüm tarlaları”nı oluşturmakta gecikmiyorlar. Sudan bahanelerle, hem de bir hiç uğruna yürekleri delik deşik edilen insanların bağrı, yanık. Ölüm tacirleri kafalarının bir yerine, “yangın yerlerinde daha gür bir hayatın başladığını” not etseler, hiç olmazsa, uygarlık denilen güzelliğe bir adım da olsa, yaklaşırlar. Bu yaklaşmalar, uygarlık çiçeğinin ömrünü de arttırır. Böylece yeryüzünü dolduran bütün insanlar da, mutluluktan uçar.
      “Şu dünyada bölüşülmeyecek ne var?”, anlamak gerçekten zor. Ancak birtakım insanlar, adalet dairesinin dışına çıkanlar, birbirleriyle çekişmekte ve kıskançlıkta yarışanlar; güzelim yeryüzünü, rezilliklerin diz boyunu çoktan aştığı “korkunç hesap tarlaları”na çeviriyorlar. Hesaplaşmalar kurulu düzeni sarsıyor, insanlığı uygarlıktan uzaklaştırıyor. Unutmayalım ki bu sonuç, herkes için çok kötü.
      O halde işin bu noktasında, uygarlık yolunda bize düşen iş ne? Ne yapmalı, nasıl bir çıkış yolu bulmalıyız? Uygar insan için, aklın yolu birdir.
      Bir kere kendimizi, hiçbir dönemde asla kazananı çıkmayacak olan uygarlık yarışına hazırlamalıyız. Birbirimizle “en uygar olmak”ta yarışmalıyız. Yarışa çıkarken, henüz başlama noktasına gelmeden; adil olmaya özen göstermeli, bizimle yola çıkan, dahası önceden yola çıkmış olan bütün yarışmacılara değer vermeli, karşılıklı olarak birbirimize muhtaç olduğumuzu unutmamalıyız. Çünkü saygıya dayanan her iş, başarıyla biter. Bütün başarıların altındaki tek ve gerçek imza da, inançtır. Yola çıkmak için hazırlık yapan karıncaya sormuşlar: “Nereye böyle?” demişler. Onun Kâbe’ye, hacc görevini yerine getirmek amacıyla yola çıktığını anlayınca da, “Ah, vah!” etmişler, “Sana yazık olur, vazgeç” diye diretmişler. Ne yapıp ettilerse de, ne türlü dil döktülerse de, karınca aldırmamış. Son çare; “Bu bacaklarla mı?” deyip korkutmuşlar. Karınca, kestirip atmış: “Evet!” demiş. “Oraya bu bacaklarla gidemezsem bile, hiç olmazsa uğrunda ölürüm ya!” karşılığını vermiş.
      Ayın fethini ben gördüm. Ayda atılan ilk adımlar, beni de heyecanlandırmıştı. Millet olarak bizim de yepyeni heyecanlara ihtiyacımız yok mu? “Var!” diyorsanız, işte şimdi bütün iş, size düşüyor. Mars’a bayrak dikmekten başlayarak, uzayın fethine hazır mısınız?
      Korkmayın canım! Uzayın bilinmezlerine ulaşmak, “bilgi çağında devrim yapmak” için, sadece uygar olmak yeter.
      Bu defa da biz deneyip, belki de uğrunda ölsek, fena mı olur?  

      Oyhan Hasan Bıldırki

Comments»

pas encore de commentaires

Leave a Reply

Si c'est ailleurs ,c'est ici. |
Histoire et fiction amusant... |
Critica |
Unblog.fr | Créer un blog | Annuaire | Signaler un abus | "Le Dernier Carré"
| Les terres arides de l'isol...
| L'anatra littéraire